Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

Yaşam tarzı mecmuası Monocle, son rakamında yoğun metropol yaşamına karşın neşe yapmanın yollarını kesinlikle bulan İstanbulluların ‘eşsiz alışkanlıklar’ına yer verdi.

‘Yalnızca zevkini çıkarmak için’ başlıklı yazıda, İstanbul’un neşe ustası kedilerini de unutmadı. Sığ denizi bulunca plastik masayı ve sandalyeleri kapıp denize taşımak, sabahları uzun uzun kahvaltı etmek, cadde arasındaki bir çay ocağının önüne oturup ince belirli kadehten çay içmek... Demek ki fırsatını bulunca hazzı kovalamak, hemen ‘neşe yapmak’ bizim işimiz. Ama mecmuanın listesi bize yetmedi.

Bize özgü pek çok ‘neşe anı’nı daha listeledik.

Ayrıca madem bunca ‘sevincimiz’ var deyip bu anların mutluluğumuza tesirlerini de mutluluk üzerine çalışmaları olan, bu mevzuda çevrimiçi platformlarda konuşmalar yapan psikiyatr ve psikoterapist Doç. Dr. Defne Eraslan’la konuştuk. Eraslan da minik sevinçlerin ehemmiyetini unutmamamız gerektiğini söylüyor, her gün için mutlu olduğumuz bir anı anekdot etmemizi öneri ediyor, “Biliminsanlarına göre mutluluk bir şeye sahip olunca elde edilen bir duygu değil, anlık iyi olma hali” diyor.

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

Size bir sual: “En son ne zaman yalnızca zevk için bir şey yaptınız?” Monocle’ın temmuz-ağustos rakamında yayımlanan anın tadını, zevkini çıkarmakla alakalı yazı bu sualle başlıyor. Bu mevzuda da İstanbulluları anlatıp bizim ‘eşsiz alışkanlıklarımız’a değiniyorlar. Bunu yaparken de Türkçe ‘neşe’ sözcüğünü kullanıp İstanbul’un kedilerini de ‘masters of neşe’ başka bir deyişle ‘neşe ustaları’ duyuru ediyorlar. Yazıda neşe yapmak için esine gereksinimi olanlara kedilere bakmaları öneri ediliyor. “Güneş altında esnerken suratlarının aldığı ifadelere, herkes bir yerlere koştururken uyuklamalarına dikkat edin” sınıyor: “Kediler yalnızca neşe almanın tadını çıkarıyor, resimlerinin kaç alkış aldığıyla ya da kaç defa paylaşıldığıyla ilgilenmiyor.”

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

‘Size hiçbir şey taahhüt etmiyor’

Yazının yazarı Hannah Lucinda Smith yazısında ‘neşe’ sözcüğünün bazıları tarafından dışlanmasının yeis verici olduğunu da dile getiriyor: “Bir noktada, boş zaman, satılacak bir ürün haline geldi... Şayet bir şey satılıyorsa bir bedeli olmalı. Sizi ileri götürmeyi taahhüt etmeli. Daha uzun yaşamak için spor yapmak, bakış açınızı geliştirmek için seyahat etmek, sizi daha eksantrik, biri yapacak hobiler edinmek gibi. Başka Bir Deyişle iş dışı sürelerinizde daha fazla iş yapmalısınız. Oysaki neşe bunlardan hiçbirini taahhüt etmiyor. Size ne harika bir beden ne de böbürlenecek bir mevzu verecek. Sizi daha iyi veya daha güçlü yapmayacak.”

İşte mecmuada yer verilen ‘bize özgü neşeler’...

Karaya vuran dalgaları ayağınızın altında sezerken bir yandan da nargile içmek.

Sığ denizi bulunca plastik masayı ve sandalyeleri kapıp denize taşımak.

Sabahları balından reçeline, tereyağından peynirine zengin sofralar kurup uzun uzun kahvaltı etmek ve sonrasında da akşam saatlerine kadar açlık sezmemek.

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

Cadde arasındaki bir çay ocağının önüne atılmış plastik taburelere oturup ince belirli kadehten çay içmek.

Güneşli bir günde vapurun arka tarafına geçip yalnızca dalgaları izlemek.

Tekneyle denize açılıp 15 milyonluk şehrin hengamesinden birkaç saatliğine uzaklaşmak.

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

Elleri arkada kavuşturup kaşlar çatık bir halde düşüncelere dalarak soğukkanlıca yürümek.

Sancaklar ve ışıklarla süslenen otomobillerde müziğin sesini sonuna kadar açıp Boğaz’da turlamak. Bu madde son yarıyılda gençleri keyiflendiren etkinlikler arasında sayılıyor.

Tek başına bir balkon, bir deniz yeter!

Monocle’ın yazısından yola çıkarak, takım olarak günlük yaşamımızda bize nelerin neşe verdiğini düşündük. İşte bizim maddelerimiz:

Vapurda yolculuk yaparken martılara simit atmak.

Semtte caddeye sandalye, tabure atıp komşularla sohbet etmek.

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

Boğaz kıyısında oturmak... İster rakı-balık yapmak, ister  bir banka kurulup manzarayı izlemek, hiç fark etmez.

Mini mangalla her yerde mangal yapmak. Mangalın başında besinlerin pişmesini beklerken üzerinden atıştırmak.

Simit, peynir alıp şehirle deniz kıyısında çaycıya gitmek.

Akşam yemeği yerine kahvaltı yapmak.

Balkon sevinci...

Sahilde sarih havada okey oynamak. Deniz sonrası sahilde tavla oynamak.

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

Dışarıda oturup geleni geçeni izleyerek çekirdek çitlemek.

Sabaha karşı çorbacıya gitmek.

Kar yağınca çoluk çocuk leğenle kaymak.

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

Türk kahvesi falına baktırmak.

Yemeğin suyuna ekmek banmak.

‘Maddiyatla, unvanla mutlu olunmuyor’

Mutluluk üzerine çalışmaları olan, bu mevzuda çevrimiçi platformlarda konuşmalar yapan psikiyatr ve psikoterapist Doç. Dr. Defne Eraslan bize mutlulukla alakalı pek çok bilgi verdi; anlık zevklerin, minik sevinçlerin ehemmiyetini o da onayladı. Ayrıca yeislerimizi yok saymanın neye mülk olacağını ve duygusal bağışıklık sisteminin anlamını da anlattı.

Üzülüyoruz, zorlanıyoruz ama yine de ‘keyfimize diyecek yok’

İnsanlar bugünlerde neden mutlulukla daha çok ilgileniyorlar? Mutsuzlaştığımız için mi?

İlgileniyorlar zira yeni şeyler bilmek istiyorlar. Türkiye için mutluluk bedellerinin karşılaştırılabileceği uzun yarıyıl bilgilerimiz yok ama Batı ülkelerinde evet, mutluluk seviyelerinin hafifçe gerilediğini söyleyebiliriz.

Mutluluğun tanımı nedir sizce?

Biliminsanları “Mutluluk bir şeye sahip olunca elde edilen bir şey değil, anlık iyi olma hali” diyor. Ama çoğumuzun yevmiye yaşamdaki tanımı “Şunlara şunlara sahip olursam mutlu olurum” biçimindedir. Araştırmalar, barınma ve yemek gibi temel gereksinimlerimiz karşılandıktan sonra o hayalini kurduğumuz hoşluk, para, unvan, konut, araba gibi şeylerin hakikatinde bizi mutlu etmediğini veya geçici bir vakit mutlu ettiğini gösteriyor. İnsanların mutluluğa nasıl erişecekleri mevzusundaki hayalleri, onları daha istekli yapıyor olabilir ama kalıcı bir mutluluk sağlamadığını öğreniyoruz. Zira bizim duygusal bağışıklık sistemimiz var. Bizi iyi ve makûs şeylerden gözeten bir sistem bu... Neye sahip olursak olalım veya başımıza makûs ne kazançsa gelsin, günün sonunda duygu vaziyetimiz alt yukarıya hep aynı noktaya dönüyor. Özellikle iyi şeyler yaşadığımızda bu çok daha süratli oluyor, tesiri o kadar da uzun sürmüyor. Makûs vakalarsa çok daha uzun vakit mutsuz olmamıza neden oluyor ve aklımızı meşgul ediyor.

Bu acayip değil mi sizce?

Acayip değil de üzücü bence. Şöyle düşünün: Mutlu oldunuz, “Tamam artık” dediniz. İşte bu motivasyonsuzluk insanın yaşamda kalmasını güçleştirebilir. Bir yandan da bazı insanların başına çok ağır şeyler geliyor. Bu şahısların kimi zaman “İyi ki oldu. Artık çok daha güçlüyüm” dediklerini dinleriz. Bu sayede acı hadiselerle baş edebiliyorlar zira. Demek istediğim şu: Duygusal bağışıklık sistemimiz bizi fazla mutlu olup motivasyonumuzu kaybetmekten gözetiyor. Aynı zamanda da acıların karşısını yıkılmamızı yasaklıyor.

O zaman her şeye karşın mutlu olmak diye bir şey var?

Evet, var. Bir çalışma yapmışlar. Piyangoda büyük ikramiye kazananlarla bir trafik kazasında uzuvlarını kaybeden insanların
iki yıl sonraki mutluluk düzeylerine mukayese etmişler, aynı çıkmış. Görüyoruz ki makûs hadiseler bizi varsaydığımız kadar etkilemiyor.

California-Riverside Üniversitesi’nden Sonja Lyubomirsky’nin araştırmasına göre mutluluğumuzun yüzde 50’sini genetiğimiz şekillendiriyor...

Bu oranın yüzde 60’a uzandığını söyleyen yeni araştırmalar var. Başımıza gelenlere verdiğimiz tepkileri ve kendimizi derleme yollarımızı genetik özelliklerimiz tanımlıyor. Natürel ki tek bir gen tam mutluluğumuzdan mesul değil, belki suratlarca değişik şahsiyet özelliğinin toplanarak yarattığı bir netice bu...

Araştırmaya göre nasıl yetiştirildiğimiz ve başımıza gelenler, mutluluğumuzda yüzde 10’luk hisseye sahip. Yüzde 40’lık kısımsa rutinlerimiz...

Kimi insanlar başına ne kazançsa gelsin değişiklerine göre bundan daha az etkileniyor; işte bu genetik. 

Rutinlerimizle nasıl mutlu olabiliriz?

Netice ve parasal hasılatlar yerine süreç ve anlamlı şeylere odaklanın. Maddiyat, unvan vs. elde ederek mutlu olamayacağımızı usunuzdan çıkarmayın. Anlık zevklerin, minik sevinçlerin ehemmiyetini unutmayın. Hakikat odaklanmamız gereken, yaşamda neden zevk aldığımızı bulmak. İnsanların çoğu zamanını yoğun bir biçimde işe tüketiyor. Oysa sosyalliğin mutluluğu desteklediğini gösteren çok çalışma var. Otobüste size “Kızım, sen nerede okuyorsun” diyen teyzeyle girdiğiniz mini bir sohbet olabilir bu. Bugün bir hayli insanın sakındığı yevmiye sohbetlerin mutluluğumuzla doğrudan ilişkisi var.

Başka hangi misalleri sayabilirsiniz?

Muhtemel olduğunca kendinize zaman ayırın. Seçimlerinizi gözden geçirin. Bazen danışanlarıma “Her gün için mutlu olduğunuz bir anı anekdot edin” diyorum. Görüyorum ki mutlu oldukları anları bazen fark etmiyorlar. Bu sayede duygularınızın geçiciliğinin de farkına varırsınız. Instagram’da paylaşılacak havalı bir resim sürüklemekten ziyade sizin için çok daha anlamlı bir anı fotoğraflamayı deneyin.

Prof. Dr. Doğan Cüleloğlu da seneler evvel sohbetimizde “Mutlu olmak peşinde koşmayın! Bir insan olarak kendiniz hakkında iyi sezerseniz, yaşamınız size iyi şeylerle dönecektir” demişti...

Netlikle! İnsan, mutluluğu getirecek alışkanlıklar geliştirebilir. Ama anlamlı, otantik bir yaşam sürmeye çalışmak, bir hayli sualin daha kolay çözülmesini sağlayabilir.

‘Mutsuzluğum bana ne söylüyor?’ 

 ◊ Mutlu olmak için çabalamak bizi mutluluktan uzaklaştırıyor olabilir mi?

Öyle ama bunda sosyal medyanın tesirini de konuşmamız gerekiyor. Başkalarının mutlu anlarına bakınca bunu bir lüzumluluk olarak görüp meseleleri görmezden gelebiliyoruz. Negatif duyguların da yaşamın bir parçası olduğunu unutup kesintisiz neşe arıyoruz. Negatif duyguları, yeisleri yok sayarsanız yeis yaratan şeyi ortadan kaldıramayabilirsiniz. ‘Mutsuzluğum bana ne söylüyor? Harekete geçmem gereken
bir şey var mı’ diye kendinize kesinlikle mesele.